16 Eylül 2011 Cuma

yavaş yavaş yola çıkarak

  Bazen bir yola çıkarsın, sonra bir başkasına, ardından bir başkasına; seni buralara bağlayan bir şey de yoksa...

  Buralar dediğim ne bir şehir, ne bir cadde, ne bir ev... Buralar dediğim yer hiç kimsenin ülkesi. Belki de benim hayatım. Benim bu hayatı yaşama tarzımın, sabit olmaması belki. Düzenlere alışık olamamam; onları sevememem; duvarların arasında kalamamam. Yapay zeka ürünü hayatlarla bir arada olmanın dayanılmaz ağırlığını üzerimde taşımaya çalışıp çalışıp başaramamam. Bir ev dolusu, bir araba dolusu, bir yaşam dolusu, az çok istisnalarla beni mutlu eden iki elin parmağı sayısında insan dışında yaşamıma giren çıkan herkesten ve her şeyden bıkmam...

  İşte, yola çıkıyorum...

  Bir kaçış başlıyor, uluslararası. Öyle bir kaçış ki, gidiş tarihi belli; dönüş tarihi belli; kullanılacak araçlar belli; üstelik elde pasaport. Yahu nasıl bir kaçış bu arkadaş ?

  Öyle bir kaçış işte... İnsan herkesten ve her şeyden kaçarken ne şans ki bunu legal olarak yapmayı başarabiliyor. Maalesef bir minik dipnot ile: *paran olduğu kadar legalsin. Bir miktar param var benim de. Legalim anlayacağınız.

  Nerelere kaçmalı? Uzaklara? Bingo!
  Not: buradan itibaren interrail günlüğü okumaktasınız...

   
Kendimden bile sıkılmaya başladığım anlarda bir parola gibi aklıma gelir "ne kadar uzak - o kadar iyi". Sözün özü hep de budur zaten benim için. Kendisiyle her daim sidik yarıştıran bir adam olarak, kendime ait bir rekoru geliştirmeyi dener gibi, her seferinde daha uzun metrajlı yolculuklar yapmaya çalışırım. Kendime ispatlamaya çalıştığım hiçbir şey yok; sadece şunu biliyorum: "Ne kadar uzun yol - o kadar düşünecek zaman". Bu parolanın yanına "kadrajına yeni görüntüler almak" cümlesi de gelince, kendinizi harikulade bir yolculukta bulabiliyorsunuz. Her şey bu düşüncelerle başladı benim yolumda da. Bir iki değişiklik yaptım bu yolculuk için- kendi yol kılavuzumda. Hep tek kişiliktir yolculuklarım, bu sefer bana iki sıkı dost eşlik edecekti; önergeyi kendime sundum; oy birliğiyle kabul ettim. Bir de nakit akışında bir değişikliğe gittim. Normalde her yolculuğumun masraflarını kendim karşılarım; bütçem biraz açık verir sonrasında ama olsun. Bu sefer işler biraz değişti. Bütçeye Avrupa fonundan(teyzem olur kendileri) ve garantör ülkeden( annem - babam) ciddi destekler geldi. Bu değişiklikler ile kendimi maddi krizden uzak ve iki dostumla ( fatih aygün ve orhun şaşal'ı da analım) İstanbul - Paris uçağında buldum. Aslında daha öncesinde biz kendimizi(Fatih ve ben),  gecenin bir vakti havaalanında bulduk. Girişte tüm metal eşyalarımı, donuma kadar tüm sıkıntılarımı(absürd ve çekilmez olanlar) XRAY cihazında bıraktım. Kafamda ne bir kadın var, ne bir kariyer meselesi, ne gereksiz dırdır...

  Gidiyorum ulan!

*Rika Bonnales'den alıntıdır.



arkası yakın.
ciddiyim.

15 Eylül 2011 Perşembe

arka planın arka planı...

  Arka planda bir görüntü var. Stockholm'de çekmiştim bu fotoğrafı. Öyle iyi bir manzaraydı; ben iyi bir fotoğrafçıyım falan demeyeceğim, çünkü ikisi de değiliz.

  Biz üç kişiydik... Ne gerillaydık; ne elimizde silah vardı; ne de içimizden birinin adı Nazlıcan... Kendini yola vurmuş üç herif, birden Kuzey'in ılığında, bir yolun başlangıcındaydık. Üç ayrı karakterin üç aynalı kırk odada ne işler çevirdiğini anlatmayacağım; burada biraz bencillik yapıyorum ancak gerçekten bilmiyorum o noktada kimin ne hissettiğini...

  Yol ortasıydı, sakindi...

  Ağaçların arasında, kendini tıklım tıklım boşluklara hazırlamış bir alandı. Günlük hayatın sükuneti kaplamıştı her bir adımda ayaklarımın altında küçük bir ağrıya sebep olan asfalt zeminini. Bu sadece bir yaya yoluydu, sadece minik bir park... Biraz rüzgar hışırtısı, biraz yağmur damlası, bir - iki araba kornası, iki sıkı adam, bir de Iggy Pop.
İşte bana eşlik edenlerin listesi...
  "In the death car" diyordu Iggy; ben sağda solda uçan balık var mı diye etrafa bakarken... Nedendir bilinmez ama gerçekten huzurlu ve upuzun bir yol gibi geldi bana o genç asfalt. Soldakinde biraz aksaklık hissettiğim adımlarım küçüldü, küçüldü, küçüldü... Ta ki o yol geçilene kadar... Trene 10 saat kala, ruhum yenileniyordu adeta,

o kimsenin bahsetmeye değer bulmayacağı parkta...

her yol bir başlangıç...

  Bu aslında kısa bir girizgah; bir meram anlatma yazısı bir nevi... Uzun bir yolculuk öncesinde, ilk satırları deftere yazılmış bir blogun başlangıcı...

  Bir şeylerin tıkandığı her küçük zaman diliminin çözümlenmesi uğruna yapılan bir eylemin başını- ortasını ve sonunu anlatacağım burada, tam da burada.

  Çıkılan yolların; aşılan tedirginliklerin; cam kenarındaki yalnızlıkların; yan koltuktaki boşlukların izleri olacak şu koca internet dünyasında kendime parsellediğim bu bir ekranlık alanda. Mutluluklar anlatılacak; mutsuzluklar okunacak; ayrılıklardan bahsedeceğim, aşklardan da; yol çizgilerini sayacağım defalarca belki, belki de trafik lambalarından yansıyan her bir ışık demetinden gelen titrek sessizliklere bakıp bilmem kaç bininci kilometrenin neresinde "durduğumu - hazırlandığımı - ya da geçtiğimi" tahlil etmeye çalışacağım, burada yazdığım tüm akıllı saçması cümleleri okuyan herkesle birlikte...

Yetmez mi? Bence yeter, şimdilik ...